masaüstündeki dağınıklığa uzun uzun baktım, ekran ışığının aydınlattığı ofis masası küçük bir harp alanından az halliceydi. bir masaüstünden başka bir masaüstüne, başka bir deyişle sanaldan reele yayılan ışığın kırılmadan yansıdığı nesnelerin, tam da içindeyim. birazdan gün ışımadan evvel, çözülmesi gereken bir sorun. tam da bir virüs ile uğraşırken, sanaldan yansıyan ışığın taşıyamadığı virüsler bize hep steril bir hayatın şarkılarını dinletiyor. modemindeki tüm ışıklar yeşil olmadığında ilkelliği ile yüzleşen insan, küçük dünyasında, normalde porselenden geçebilecek bir virüsün dehşeti ile karşı karşıya kalıyor. virüslerle bilgisayarların aynı çağda bulunması bir tesadüfün ya da bilimsel bir nedenselliğin açıklayamadığı kadar ironik. tanrının tuhaf şakalarından. tecride alınmış duygular artık yok olmaya yüz tutmuş. asosyallik çığlığı değil bunlar biliyorum. virüslerle kuşatılmış hayatta sosyal olmak da akıllıca değil çünkü. en iyisi dağınıklığa karışıp, ışığın kamaştırdığı gözleri kapatmadan hayal kurmak.